Perşembe, Şubat 21, 2019
Anasayfa > Edebiyat > Peyami Safa

Peyami Safa

Sivri bir burun, sanki zoraki olan sert bir tebessüm, seyrelmiş ve geriye doğru taranmış ince saçlar, zayıf bir yüz ve hepsini tamamlayan yuvarlak çerçeveli gözlükler. Gözünüzde canlandı mı bilmiyorum. Onu tanıyanlar hemen “haa” dediler bile. 20. Yüzyıl Türk Edebiyatının en büyük, en farklı ama belki de en az bilinen yazarlarından biri Peyami Safa…

Peyami Safa’yı tanıtmak, daha da zor olanı onu tanımak, tanımlayabilmek… Şurada doğdu, burada okudu, şöyle sıkıntı çekti, vücudundaki rahatsızlıklar şöyle onu yordu gibi biyografik konulara girmeye pek hevesli değilim bugün. Küçük bir Google araması ile bunlara internet üzerinden kolayca ulaşabilir, öğrenebilirsiniz. Benim amacım onun edebiyatı, dönemi ve kişiliği gibi biraz daha soyut yönleri ile Safa’yı tanımak, tanımlayabilmek ve nihayetinde tanıtabilmek…

Çok zor bir dönemde doğdu Safa. Takvimler 19. Yüzyılın bittiğine işaret ederken, II. Abdülhamid’in tahtı sağlam, Jön Türkler meşrutiyet peşindeyken, Büyük Savaş’tan hemen önce, Pera’da bütün tabelalar Fransızcayken doğdu Safa. Abdülhamid’in baskısı sonrası, Avrupa’da örgütlenen “Türk Aydınlarının” batı taklidi ve özentisinin artık tam anlamıyla vuku bulduğu bir dönemdi. Bu dönemden, cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılına kadar sürecek olan özenti ve taklitçilik geleneğini, Safa’nın eserlerinde bolca okuyucunun önüne atılacak, eleştirilecek, yerilecek ve bazen de kızacaktır.

Safa’nın eserlerinin en çok göze çarpan özelliklerinden biri de psikolojik analizler yapmasıdır. Eserlerindeki karakterlerin derin psikolojik incelemeleri ile bazen boğan, bazen sıkan ama vermek istediğini okuyucuya en güzel şekilde vermesini sağlayan bir özellik. Tek bir kişinin gözünden, içinden, elinden, kulağından, burnundan … bütün dönemin siyasi – toplumsal özelliklerini bize sunabilen bir yazardır Safa. Bu yüzden Peyami Safa denildiğinde Psikoloji ile Doğu – Batı çatışması konuları ilk başta gelir.

Peyami Safa büyük bir “entelektüeldir”. Ancak Safa’nın entelektüelliği okuldan, eğitiminden veya çok elit çevrelerin içinde büyüdüğünden değil, kişisel merak, azim ve yeteneğin birleşmesi ile hayatın Safa için ayırmış olduğu zorlukların, çilelerin verdiği pişme Safa’yı entelektüel büyük bir yazar yapmıştır. Kendi çabalarıyla ileri derecede Fransızca öğrenmiş, öğretmenlik yapmış, Türk Ocakları ve Türk Dil Kurumu içerisinde birçok hizmetlerde bulunarak, bu kurumlarda etkin rol oynarken hiçbir yüksek tahsil görmediğini de belirtmek gerekir. Biz bunları söylerken Safa, 1940 yılında dönemin başka bir mihenk taşı olan Cahit Sıtkı Tarancı’ya kendini şöyle anlatır:

“Benim şuurum bir facia içinde doğdu. Dokuz yaşımda başlayan bir hastalık ve on üç yaşımda hayatımı kazanmak zarureti beni edebiyattan önce kendimi anlamaya ve yetiştirmeye mecbur bir küçük insanı, tamamıyla hayati zorluklardan doğma bir terbiye, psikoloji, felsefe tecessüsü (araştırmasıyla) ile doldurdu. Belki bütün kitaplarımı dolduran bir facia beklemek vehmi bunun neticesidir.”

Peyami Safa, hikaye ve roman yazarlığının yanı sıra birçok gazete ve dergide çeşitli konularda yazılar ve makaleler yayınlar. Aslında tam bir polemik adamıdır, dili de sivri mi sivridir. Bunun nedeni gündeme gelmek, muhalefet etmek veya kızdırmak değil, doğru bildiğini, doğru düşündüğünü sonuna kadar, biraz inat, biraz ters ama bir o kadarda samimi bir şekilde savunmasındandır. Bu savunma o kadar korkusuzdur ki Atatürk’e bile “Olmadı Paşam!” diyerek restini çekebilecek seviyededir. Bu hikaye ise şu şekildedir:

Atatürk bir gün dönemin edebiyatçılarını toplayarak, Türk Edebiyatının gelişmesi hakkında fikirler geliştirmek diler. Çağırdığı edebiyatçılardan olan Halit Fahri Ozansoy’a sorusu, “Edebiyat kelimesinden ne anlamak gereklidir?” şeklindedir. Ozansoy, kendine ait fikirleri dile getirirken, Atatürk bu tanımları beğenmez, “Olmadı Efendi, olmadı!” diyerek sözünü keser. Daha sonrasında Atatürk sözü alarak kendi edebiyat tanımlamasını yapar. Konuşması bittiğinde ise alkışların yerini Peyami Safa’nın sözleri alır. “Olmadı Paşa Hazretleri, olmadı!” Bunun üzerine Atatürk edebiyat tanımını bu sefer Safa’dan ister, Peyami Safa’nın görüşlerini ve düşüncelerini onaylayan Atatürk, konudaki kendi eksikliğini kabul edip, Safa’ya teşekkür eder.

Peyami Safa veya Server Bedi’dir o… İlk Türk polisiye hikayelerinin yazarı. Psikolojik betimlemeleri ve analizleri en iyi yapan, doğu – batı sentezini en başarılı şekilde okuyucularına sunan ve eleştiren, Türkçeyi en güzel kullanan yazarlardan biri olduğu gibi gelişmesi içinde birçok çalışma yapan, zorlukların ve hayatın pişirdiği, sivri dilli, entelektüel, kişisel bir not verecek olursak, bana ismimi veren müstesna bir yazardır.

Bu yazı Safa gibi biraz karışık oldu sanki. Onu yazarken, onun psikolojisine girmek bile kişiyi psikolojik karışıklığa sürüklüyor sanki. Yazıyı nasıl bağlayacağımı bilemedim… O yüzden o ünlü kitabın son cümleleriyle yani 5 Teşrinievvel 1915’te Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun hastalarından Safa’nın sözleriyle kalemi bırakayım:

“Beş dakika sonra hastaneden çıkıyorum. Son not. Bu odada başkaları inleyecekler. Onları şimdiden gayet iyi tanıyorum. Üstümden çıkarıp yatağa attığım ropdöşambr içinde, ebediyen aynı insan bulunacak: Hasta.”

Annem, Mithat Bey ve arkadaşım içeri girdiler:

– Hadi…

Siz hala okumadınız mı?

 

The following two tabs change content below.

Sefa Sungur

Tarih , İstanbul Üniversitesi

Son Yazılar: Sefa Sungur (tümünü gör)

Bir Yorum Yapın